Antika Filmler

Çocukluğunu seksenli, doksanlı yıllarda yaşamış olanlar TRT’nin Western kuşağını iyi hatırlayacaktır. Televizyonun günümüze oranla hayatımızda daha fazla yer aldığı zamanlardı. Amacım eski günleri körü körüne yad edip bugünü yermek olmasa da geçmişteki sinema anlayışını daha değerli bulurum.

O zamanlar babamın izlediği klasik western filmlerine burun kıvırır ufaktan alay ederdim. İzlediği Filmleri çekildiği yıla göre yargılayıp kötü olduğu kanaatine varıyordum. Bu düşünce on dört, on beş yaşlarımda gayet mantıklı görünüyordu. Yirmili yaşlarımın ortalarına dek siyah beyaz filmlere mesafeli oldum.

Ta ki yakın bir arkadaşım İngmar Bergman’ın “Yedinci Mühür” Filmini önerene kadar. 1957 yapımı bir film önümde duruyordu. İzleyip izlememe konusunda epey bir tereddüt etmiş olsam da izlemeye başladığımda içine çekildim. Sanki “Antonius Block” anlatmakta zorlandığım sorgulamaları benim yerime dile getiriyor gibiydi...

Siyah beyaz bir filmde ışık ve gölge oyunlarıyla harika bir sinematografi oluşturulabiliyormuş dedim. Ardından Bergman’ın “Yaban Çilekleri” ve “Persona” filmlerini de hayranlıkla izledim. İflah olmaz bir sinema antikacılığım Bergman ile başladı diyebilirim.

Sergio Leone

Babamın Western filmleriyle de helalleşmem gerekiyordu. Segio Leoneniniyi, Kötü, Çirkin” ve “Bir Zamanlar Batıda” filmleri, türünün en iyileriydi ve hala öyleler. Sinema tarihini araştırdıkça izlemekle bitmeyecek bir hazine bulmuştum.

Alfred Hitchcock, Billy Wilder, Jules Dassin, Jean-Pierre Melville, Akira Kurosawa, Masaki Kobayashi, Hiroshi Teshigahara gibi adını saymakla bitiremeyeceğim onlarca yönetmen keşfettim.

İki bin öncesi sinema ile sonrasını karşılaştırdığımda yeni yapımlara pek ısınamaz olmuştum. Günümüzde sinemanın hüviyeti de değişti tabi. Türkiye adına konuşacak olursak gösterilen filmler ticari bir ürün olmanın ötesine geçemiyor. Sinema salonlarının da alışveriş merkezlerine taşınmış olması hayli isabetli olmuş. Bağımsız sinema ise yıllardır aynı kısır döngü içerisinde. Düşük ışık, düşük kontrast, dünyanın tüm yükünü sırtında taşıyormuş edasıyla dolanan asık suratlı insanların hikayeleri...

Bandırma Sinema Amatörleri Derneği kapsamında epey bağımsız yapım izleme şansına eriştim. Şahsına münhasır yönetmenlerimiz var.

Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Emin Alper, Pelin Esmer gibi...

Özellikle Nuri Bilge Ceylan sinemamız adına önemli bir değer olmasının yanında kendisine öykünen yeni nesil için olumsuz bir örnek. Tek düze melankoli ile katmanlı bir hikaye anlatmaya çalışan, izlenilebilirlik açısından eline yüzüne bulaştıran, izlenip izlenmemesi de umurunda olmayan yönetmenlerin söyleşilerine katıldım. (Kaldı ki izlenilebilirliği umursamamak yaman bir çelişki olsa gerek.)

Bir de bu filmlerde sevmediğim başka bir husus “steadicamyani elde tutulan kamera. Birçok çekim tekniğini bir arada kullanarak armoni oluşturmak mümkün değilmiş gibi davranıyorlar. Ya tüm filmi durağan sabit kamera açılarıyla izliyoruz ya da tüm film boyunca steadicam marifetiyle başrol oyuncusunun etrafında geziniyoruz. Steadicam amacı dışında kullanıldığında tasasız tembel bir yaklaşım sergilenmiş oluyor. Mantık çerçevesinde kullanılması gerekiyor.

Örneğin;

1992 Belçika yapımı bağımsız film; c'est arrive pres de chez vous filmini örnek gösterebilirim. Kameranın devamlı ana karakteri izlemesinin orijinal bir mantığı vardır. Kurmaca bir belgesel olan filmin konusu;

üç sinema öğrencisinin bir seri katil olan Benoit'in gündelik yaşamına odaklanır. Benoit, cinayet alışkanlıklarını, kurbanlarını nasıl seçtiğini, cesetleri nasıl ortadan kaldırdığını anlatır.

Eğer bu yöntem kullanılacaksa hikaye bu filmde olduğu gibi ilginç kılınmalıdır. Steadicam, ana karakterin etrafında dolaşmayı kolaylaştırdıkça;

nasıl çekim yapmalıyım? kamerayı nereye koymalıyım?” sorularını da ortadan kaldırırTam aksine bir Sergio Leone, Ford Coppola, Alfred Hitchcock, Stanley Kubrick filmi izlediğinizde estetik kaygıları olan yönetmenlerle karşılaşırsınız. Kubrick ve Leone işi o kadar abartır ki çektikleri film sayılarından da bunu anlarsınız.  

Zaman geçtikçe iki bin öncesi filmleri yeni nesil filmlere tercih etmemin sebebi kimileri için sıradan bir geçmiş romantizmi gibi gelebilir ama ben günümüzde bu denli büyük yönetmenlerin çıkmadığı kanaatindeyim. Film ve dizi platformlarının hakimiyetinin gün geçtikçe daha da arttığı bir dönemde çıkacakmış gibi de durmuyor. 

 

Kitap Önerileri

*James Monaco - Bir Film Nasıl Okunur?/Alfa Yayınları

*David Mamet - Film Yönetmek Üzerine/Edebi Şeyler

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

18.12.25

24.12.25

Kara-Filmlere Giden Yol