Görkemli Akçaağaç
Bir nehrin kıyısında büyük, yaşlı bir akçaağacım ben. Özüm itibariyle aynı akçaağaç olsam da karşısında durduğum nehir hiçbir zaman aynı nehir değildi. Hala aynı nehir değil. Yaşayan insanlar da aynı insanlar değil. Bir zamanlar bu topraklarda adına kızıl dedikleri insanlar vardı. Nehri, ormanı, taşı, toprağı gözeten, avladığı hayvandan, kestiği ağaçtan, kazdığı ve biçim verdiği topraktan özür dileyen insanlardı onlar. Yalnızca; "güzel ve ulu bir ağaçsın. Güçlü gövdeni barınak yapmak için toprağından ayırdığımız için bizi bağışla" naifliğine maruz bırakılmak ürkütüyordu.
Tam anlamıyla görkemli bir ağaca
dönüştüğümdeyse bir Kızılderili kabilesinin kutsal ağacı haline gelmiştim.
Kabile üyeleri beni temsilen kostümler giyerek doğa döngüsünü dans ederek
kutluyordu. Oysa ben aynı akçaağaçtım. Yalnızca kutsanmıştım. Karşımdaki nehir de aynı kutsallıktan
nasibini alıyordu.
Fakat nehir aynı nehir değildi.
Kurak geçen bir yazdı. Nehrin karşısında anlam verilemeyen tuhaf bir grup
varlık belirdi...
Gizi sonradan çözüldü tabi. Adına
at dedikleri canlıydı bu. Üzerinde bir süvari çelikten kılıcını savurarak
geliyordu, aynı anda yüzlercesi sığ nehir sularını kızıla boyadı. Şaşkındık;
atın üzerindeki adam altındakiyle bir bütün, tek bir varlık gibiydi...
Bu toprakların insanlarından
farklıydılar, solgun yüzleriyle ağır metal zırhlarıyla buralarda hiç görülmemiş
hayvanları, silahları ve başka başka eşyaları vardı. Beyaz adamdı onun adı;
çelik, barut, hastalık ve ölüm getirendi. O günden sonra beni kutsayan bir
topluluk da kalmadı. Alelade açan, yeşillenen, solan, sıradan bir akçaağaçtım
artık. Beyaz adam için bizler canlı bir varlık olmaktan ziyade doğal kaynak
deposuyduk.
Aradan uzunca bir zaman geçti.
Adına kızıl dediğimiz insanlar da temelli görünmez olmuştu.
Beyazlar, sürekli yükselen ve
alçalan, nehrin kararsızlığından sıkılmış olacak ki adına köprü dedikleri
yapıyı inşa ettiler. Kestikleri ağaçları, toprağın derinliklerinden
çıkardıkları altınları inşa ettikleri bu köprüden geçirdiler.
İlk geldiklerinde tek gayeleri
altındı. Sonrasında adına siyaset dedikleri çekişmeden sebeple kuzey ve güney
olarak ayrıldılar. Köprünün bir tarafını güneyliler bir tarafını kuzeyliler
tutmuştu. Köprü stratejik bir öneme sahipmiş. Bunu bana anlatan kuzeyli bir
Yüzbaşıydı.
Çoğu zaman gölgeme gelir, içkisini
içer benimle dertleşirdi. “Elimde olsa bu aptal köprüyü yerle bir ederim”
derdi. Her gün pisi pisine onca insanın ölümüne tanık olmak canını sıkıyordu.
Yine bir çatışmanın ardından, ortalığın durulduğu bir anda iki haydut, adına
patlayıcı dedikleri dinamitleri köprünün ayaklarına bağladı. Bir süre sonra
köprü büyük bir gürültüyle yerle bir oldu.
Bir süre daha devam eden çatışmanın
ardından ortam sütliman hale geldi. Nehir yine aynı nehir değildi; yine kızıla
boyanan suları, harabeye dönen köprünün molozları, parçalanmış bedenler, yaralı
insanların feryatları...
İki taraf da savaş meydanından
büyük ölçüde çekildi. Her yerde cesetler ve cesetlerle ilgilenen bir avuç insan
kalmıştı. Dinlenmek için gölgeme geldiklerinde konuşmalarına tanık oldum.
Söylentiye göre bu iki haydut bir mezarlıkta gizlenen altınların peşindeymiş. Hedeflerine
ulaşmaları için savaşın cephesini değiştirmeleri gerekiyormuş. Çareyi köprüyü
patlatmakta bulmuşlar. Yüzbaşının yaşayıp yaşamadığını bilmiyorum ama umarım bu
ana tanık olmuştur. Peşinde oldukları hazine bir mezarın içinde olsa gerek, Onu
ölülerden daha iyi kim koruyabilir ki?
Kalemine sağlık dostum.Günümüzde halen devam eden insanoğlunun acımazsızlığını , açgözlülüğünü güzel bir öyküyle ifade etmişsin.
YanıtlaSil